Sunday, 25 November 2018

eskiden 1

Oldum olası düşünmüşümdür; başlangıcı, yaratılışı, var oluşu ve zamanla tecrübe ettiğimiz yok oluşu. 
Bulutların hüzünlenip semadan, arza ağlaması... Kampana bungunu havanın, yeryüzüne üflemesi... Ezelden ebede varlığını makro tutarlılıkla vikaye eden hayatı... 

Yaşanılan hayat veyahut duygu hep aynıydı, tek fark onu bize yaşatanların farklılığıydı. Aynı kabın içindeki su gibiyiz, şekil almaktan başka ne geliyor ki elimizden? 


Cürmümeşhut yakalanan insanlara bakın, onlara hatayı yaptıran şey yaptıkları karşısında karşılık bulamamaları olmuştur bu yaşamda. Hepte bu değil midir zaten en korktuğumuz şey? Bazı şeylerin karşılıksız oluşu sindirilemez bi hakikattir oysa ki. 

"Buna mukabil" cümleside, duygu tedavülümüzle yapışık, sevişik, ayrılmaz oluşu sindiremeyişimizinde tek esaslı kaynağıdırda aslında. Hülasa, genellemek tartışılsada kısmi bi part için, doğru yoldan nasibini almayan alamayan, yanlış yoldan nasibini arar, demek yanlış olmaz sanırım. 

Ve evet, duygular çok güçlü silahlardır, eğer mantığın duyguları yönetmeyi devralmazsa, elinde patlayabilir. Tarih tekerrürden ibaret değildir, tarih insanların aynı yaptığı yanlışlardan ibarettir, aynı yapılan yanlışlarsa, duyguların azizliği... 


Peki, umut iyi midir sizce? Umutsuzluk mu yada? Cevabı ben vereyim, umuduna yenik düşenlerin umutsuzluk, umudedenlerinse zaman içinde vereceği cevaptır umutsuzluk. Yani iki şekildede umutsuzluk galip gelir. Tıpkı ait olma yada olunma duygusuyla yanıp tutuşan birinin; kalbini ondan ona, ondan ona, sektirme çabası gibi; işin üzücü kısmıysa zamanla keyif alamamaya başlarsın, hafif meşrepleşmiştir duyguların, vücudun, kalbin ve ne yazık ki sen... 

Yaşanılan karşısında pırpır atan kalbin, yanıp tutuşan vücudun, duygu selinde boğulmuş hislerin artık yaşanılmasada farketmeyen, farkedilmeyen... 

İşte tüm bunlar yüzünden, inanmak istediğimiz şeye inanırız, neden mi? Çünkü hakikat acıdır, acıtır. 


İşte tüm bunlar yüzünden, dünyayı görmek istediğimiz gibi görürüz, neden mi? Çünkü dünya kirlidir, kirletir. 


Sanmayın ki paksınız, tek pak olan zat-ı paktır. koskoca BENİM bile bakire olmadığım bu kerhanede, siz hayli hayli bakire değilsiniz!

Saturday, 24 November 2018

kambur burman

sıra sıra dizdiğim oyuncaklarım, her yağmur sonrası pencereye yapışıp dışarıdaki yağmuru seyredişim; o nem kokusu, camdaki nefesimin buharı, mermerin soğukluğu, parmaklıklardan süzülen damlacıklar, yağmurun şip şip sesleri yaşım belki 2 belki 3 göt kadar mermere götümle oturabilecek kadar küçüğüm anlayacağınız. pek severim yağmuru ben, lakin bilinçsiz yaparım bunu. tekte o değil, camdaki mermere oturup izlemeyi severim etrafı her ne kadar binalarla çevrelenmiş olsada görüntü, dedim ya 2 3 yaşlarında meraklı bir oğlanım ben. yağmur olduğunda içeride, hava güneşli olduğunda dışarıdaki mermerde oturur izlerim çok severim ben izlemeyi, gözlemeyi sıkılmamda hiç saatlerce izlerim. belkide yapacak başka bi şeyim yok kim bilir, dedim ya 2 3 yaşındayım. leğende yıkar annem beni çok küçüğüm ben sığabilecek kadar, su bazen çok sıcak olsada alışmış gibiyim yani anlayacağınız kudurmuştan hallice bi halim var. kaçarım ara sıra çıplak şekilde köpüklü köpüklü leğenden, halılara köpük su dökülür umrumda mı? çıplakça bahçeye koşarım minik bacaklarımla olabildiğince eforlu. annem yetişemez bana eşarbını bağlamadan çıkamaz çünkü benim annem, ama bağladı mı yekten beni leğene oturtmasınıda iyi bilir annem benim. ılık, bulanık suda ördekle oynamayı severim enteresandırda normalde sıktığında temiz ses veren ördek, suyun içine girdiğinde bozuk ses çıkarır, gülerim. "anne bak ördek bozuk ses çıkarıyo ıhııı hıı" gülmeyide tam bilmiyorum ama öğrenirim, önümde uzun bi hayat var daha nasıl olsa. her pazar çöp arabalarını, o yanıp sönen ışığını, sesini, çöp kokusunu, çöpleri angarına dolduruşunu sıkılmadan izledim senelerce. cumartesi pazar sabahları erken kalkar mutfağa gider süt-gofret koyar, bacak bacak üstüne atıp çizgi film izlerim ben. ilk ben açarım perdeleri, simetride hastası değilim ama evde biraz toplu olmalı dimi? karnım aç olduğunda, sabunun tadınada baktım unutamıyorum hala o tadı. belki 1 yaşındayım belki yokum, ama deniyorum işte deniyorum. babam işten geldiğinde küçücük koltuk arkasına saklanırdım. tek çocuk olduğum zamanlarda da gayet eğlenceliydim. babam içeri girer sessiz sessiz ve bi anda beni korkutur, "böööö!" diye, ufak bi nara atarım gülerek çıkarım koltuk arkasından. kesintisiz devam eder bu her gün. sonra yeni bi kardeş gelir yanıma, çok kıskanırım onu çok kızarım ona herkes onla ilgilenir çünkü, fotoğrafımı çekeceklerse çirkin pozlar veririm dil çıkarırım mesela bu böyle gider bi müddet, yeni kardeşi severken ona güzel sözler söylerken babam banada göz kırpar, o an mutlu olurum ve böylelikle daha çok sevildiğimi hissederek kıskançlığımı atarım bi kenara korniş korniş.
belki 4 5 yaşlarıma kadar hayatım böyle geçer ama asıl fırtına ilkokula gittikten sonra kopar evden ayrılışlar, mahalle maçlarındaki, "akşam ezanında biter beyler" durumları. çok güzel yıllardır onlar, sürekli bakıp iç çektiren yıllar. en boktan şeyde şu, sevdiklerinle geçirdiğin uzun yıllar zaman seni uyutuyor, hissettirmiyor hiçbir şeyi, esirgemiyor yani büyüsünü. her çocuk büyümek ister ama bizim üç numara neden büyümek istemiyor? onu buna iten ne acaba merak ediyorum bunu. okula yeniden başlamak istiyorum her şeye yeniden başlamak istiyorum diyor sanki 57 yaşına gelmiş bi ton pişmanlık sahibi emekli amca dersin. işin en ilginci bu yaşında farkındaysa bunca şeyin, umarım sırtındaki kamburların sebebi olmaz bunca şey

Saturday, 17 November 2018

zaman zaman gelir zamanı zamanın

lise 1 zamanlarım, radyo vasıtasıyla tanışacağım kanber abimin ara sıra radyo programına katılırdım. ilk orada duymuştum ibrahim sadrinin sen benim 17 yaşımsın şiirini o kadar hoşuma gitmişti ki, tabi o zamanlar sevdiğiniz bi şarkı varsa ona denk gelmeyi beklemek zorundasınız, sizin elinizde olan tek şey bi bokun elinizde olmadığı. o yıllar çok güzeldi be belkide ondan hızlı geçti. ama bilmiyorum ki, büyüklerde hep zamanın gitgide daha hızlı geçtiğinden yakınır. burdan konuyu izafiyet teorisine bağliyim mi lan he? eheh şaka şaka. öyle yaşıyoruz ki bi bokun farkında değiliz, der ya italyanlar carpe diem başka bi şey demiem diye, heh aga o iş yaş ya valla ben düşündüm, o kadar düşündüm ki anı yaşadığımız anlar çok daha hızlı geçiyor anlamıyosun lan nası yaşlandığını. belki şu yaşadıklarım, şu an şunları yazışım ömrümün daha yavaş tükendiğini hissettiriyor bana, yok lan öylede değil orospu çocuğu aynştaynın sikik teorisi işte, nat mor.

geçmeyin lan yıllar geçmeyin anasını satayım geçtikçe benden eksiltiyonuz, her şeyden eksiltiyonuz. olmuyo mu lan geçmeseniz, yetmedi mi öldürdüğünüz insan, yetmedi mi bitirdiğiniz güzelim anlar, anılar. eskinin kavgaları bile iyiydi lan en azından erkekçeydi. şu an mevzuya gitsem götümü mü keserler, kurşunla mı seviştirirler belli değil öyle yada böyle geçti seneler amazon ormanı saçım asya bozkırlarına dönen saçım ahh ahh.. en çokta sana bu yüzden kızıyorum zaman, sevdiğim her şeyi alacaksın. sana meydan okumak resmen sıfırı tüketmek o yüzden geç ama, bari yavaş yavaş geç be zaman yavaş yavaş. bu mevzularla alakalı güzelimde bi söz vardı onuda ekleyeyim forsumuz olsun eyvallah, "her insan dünya üzerinde zamanın bıraktığı bi yara izidir."

nüteküm öyle de yetişemiyor insan bi şeylere ve geçtikçe zaman dahada artıyor o telaş, o yetişememe. yıllar geçtikçe farkediyosun ki zaten çoktan kaybettiğin bi oyunun içinde maçın bitmesini bekliyosun. altın değerinde bi söz var ihtiyarlar, büyükler herkes söyler bunu, "gençliiin gıymetini bil evlad" şeklinde. bu sözü artık duymuyorum, en çokta bu koyuyo